- HDP ve AKP ile ortaklık kurabiliriz.
- HDP, mutlaka Parlamento'da (TBMM) olmalıdır.
- PKK ile görüşmeye karşı değilim. ( MİT - PKK görüşmesi ile ilgili olarak. )
- Avrupa'da kabul edilen yerel yönetimler özerklik koşulunu aynen kabul edeceğiz.
- Anayasadan, ''TÜRK'' tanımı çıkarılmalıdır.
- Açılımı destekliyoruz.
- Mecliste, uzlaşma kurulu ve akil adamlar kurulu kurulmalıdır.
- Acun (Dünya) değişiyor; CHP de değişiyor.
- 1930'ların CHP'si değiliz.
- Ana dil konusunda görüşümüz belli. Herkes ana dilini öğrenmeli. Ana dil konusunda, ''henüz'' hazır olmadığımız kanısındayız.
- Dersim'de katliam yapılmıştır.
- (Dersim'le ilgili, Atatürk'ün sorumluluğu var mıydı, sorusu üzerine.) Benim elimde belgeler olsa; açar, bakarım; ona göre size yanıtını veririm. Özür dilenmesi gerekiyorsa; oturacaksın, özrünü dileyeceksin.
- 35 yıldır, bozgunculuğu (terör) silahla bitirmeye çalıştılar; akıl-mantık yok bunlarda.
- Genel affa ''EVET'' deriz.
- PKK; bozgunculuk (terör) örgütü değil, bir özgürlük hareketidir.
- Onarılamayacak hiç bir ilişki yoktur. ( İsrail'le olan ilişkiler bozulduğunda ki sözleri.)
- (Ermeni Soykırımı üzerine bir soru sorulunca, verdiği yanıt.) Geçmişte yanlış yapılmışsa, aynı yanlışları yapmamaya özen göstermeliyiz.
- Avrupa Birliği'ne tam üyelik bizim hedefimizdir.
- ABD ile uzun ilişkiler kurmaktan yanayız.
- (Kemal Derviş'le yapılan anlaşma ile ilgili.) Olası bir CHP iktidarında; Ekonomi'den Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev almayı önerdik, kendisi de kabul etti.
Bu yazılanları, kimin söylediğini görmek ister misiniz? Farenizi, resmin üzerine getirin.
![]() |
| Bilin bakalım; ben kimim? |
![]() |
| Algı Yönetimi - Hangi yüzde 50? |
- Her iki kişiden biri AKP’lidir. ''
gibi; algı yönetimleri kullanılarak, beyinlere işlenmiş yalanları ortaya çıkarmak; ve ayrıca,
- ''Bu milletten adam olmaz.
- Halkın % 60’ı aptaldır.''
gibi onur kırıcı ve Ulusal Birliği yok edici söylemleri ortadan kaldırmak için, bilimsel verilere dayalı bu yazımı yazmaya karar verdim.
Bu yalanlar; büyük oranda, yazılı ve görsel basın kullanılarak beyinlere işlenmiştir. Oysa ki, hiç bir gerçek yanı yoktur.
Aşağıda; son üç GENEL SAYLAV (Millet Vekili) SEÇİMLERİ’ni irdeleyeceğim.
2002 yılında yapılan GENEL SAYLAV SEÇİMLERİ:
![]() |
| 2002'de ki seçimlere katılan partiler |
Resimde de görüldüğü gibi, seçime toplam 18 siyasal parti katılmıştır. Bu partilerden yalnızca 2 tanesi Genel Kurul’a (TBMM) girebilmiştir.
Ne kadar demokrat bir ülkeyiz, değil mi?
2002 seçimlerinin; toplam seçmen sayısına, kaç kişinin geçerli oy kullandığına ve kaç kişinin oyuyla; bu iki partinin, TBMM’de, 550 saylavla; bizi, temsil edemediğine bir bakalım.
![]() |
| 2002, 2007, 2011 yıllarındaki milletvekili seçimleri verileri |
2002 seçimlerinde; toplam 41.407.027 (Kırk bir milyon dört yüz yedi bin) yurttaş kayıtlıdır. Bunların, yalnızca 31.528.783 (otuz bir milyon beş yüz bin) tanesi oy kullanmaya gitmiştir.
Bu da demek oluyor ki; oy kullananların yüzdesel oranı, % 79 olduğuna göre, kalan % 21’lik kısım oy kullanmaya gitmemiştir.
Oy kullanan yurttaşlarımızın da, yalnızca 10.808.229’u (on milyon sekiz yüz bin), AKP’ye oy vermiştir.
Toplam kayıtlı seçmen sayımız 41.407.027 olduğuna; bunların da 10.808.229’u, AKP’ye oy verdiğine göre; AKP’nin, 2002 seçimlerinde, gerçekte aldığı oy oranı yalnızca % 26’ dır.
2007 yılında yapılan GENEL SAYLAV SEÇİMLERİ:
2007 seçimlerine 14 siyasal parti katılmıştır. Bunların yalnızca 3 tanesi Genel Kurul’a (TBMM) girebilmiştir.
![]() |
| 2007'de ki seçimlere katılan partiler |
Bu kez de, 2007 yılının seçimlerinin; toplam seçmen sayısına, kaç kişinin geçerli oy kullandığına ve kaç kişinin oyuyla; bu üç partinin, TBMM’de, 550 saylavla; bizi, temsil edemediğine bir bakalım.
2007 seçimlerinde; toplam 42.799.303 (Kırk iki milyon yedi yüz doksan dokuz bin) yurttaş kayıtlıdır. Bunların, yalnızca 36.056.293 (otuz altı milyon elli altı bin) tanesi oy kullanmaya gitmiştir.
Bu da demek oluyor ki; oy kullananların yüzdesel oranı % 84 olduğuna göre, kalan % 16’lık kısım oy kullanmaya gitmemiştir.
Oy kullanan yurttaşlarımızın da, yalnızca 16.327.291’i (on altı milyon üç yüz yirmi yedi bin), AKP’ye oy vermiştir.
Toplam kayıtlı seçmen sayımız 42.799.303 olduğuna; bunların da 16.327.291’i, AKP’ye oy verdiğine göre; AKP’nin, 2007 seçimlerinde, gerçekte aldığı oy oranı yalnızca % 38’ dir.
2011 yılında yapılan GENEL SAYLAV SEÇİMLERİ:
2011 seçimlerine 15 siyasal parti katılmıştır. Bunların yalnızca 3 tanesi Genel Kurul’a (TBMM) girebilmiştir.
![]() |
| 2011'de ki seçimlere katılan partiler |
Son olarak, 2011 yılının seçimlerinin; toplam seçmen sayısına, kaç kişinin geçerli oy kullandığına ve kaç kişinin oyuyla; bu üç partinin, TBMM’de, 550 saylavla; bizi, temsil edemediğine bir bakalım.
2011 seçimlerinde; toplam 52.806.322 (Elli iki milyon sekiz yüz altı bin) yurttaş kayıtlıdır. Bunların, yalnızca 43.914.948 (Kırk üç milyon dokuz yüz on dört bin) tanesi oy kullanmaya gitmiştir.
Bu da demek oluyor ki; oy kullananların yüzdesel oranı % 83 olduğuna göre, kalan % 17’lik kısım oy kullanmaya gitmemiştir.
Oy kullanan yurttaşlarımızın da, yalnızca 21.399.082’si (Yirmi bir milyon üç yüz doksan dokuz bin), AKP’ye oy vermiştir.
Toplam kayıtlı seçmen sayımız 52.806.322 olduğuna; bunların da 21.399.082’si, AKP’ye oy verdiğine göre; AKP’nin, 2011 seçimlerinde, gerçekte aldığı oy oranı yalnızca % 40’ dır.
Üzerinde durulması gereken konular:
1.Uyarı: 2002 seçimlerinde; toplam 41.407.027 (Kırk bir milyon dört yüz yedi bin) yurttaş kayıtlıydı. 2007 yılına gelindiğinde, toplam kayıtlı sayısı 42.799.303’e (Kırk iki milyon yedi yüz doksan dokuz bin) ulaştı. Yalnızca, bir milyon üç yüz binlik bir artış söz konusu. Olağan bir artış olarak görünüyor.
2011 yılındaki seçimlerde, toplam seçmen sayısının 52.806.322’ye (Elli iki milyon sekiz yüz altı bin) çıktığı görülüyor. Tam on milyonluk bir artış söz konusu. 4 yıllık bir zaman diliminde, bu denli olağan üstü artış olanaksızdır.
2.Uyarı: SEÇSİS denilen yazılıma olan güvensizlik.
Örneğin; ABD'den korkunç sav (iddia): % 10 MEZAR OYU.
''Time'' dergisinden, Edvırds Hamingtın'ın bildirisine göre: 3. dünya ülkelerinde yapılan seçimler veya ulus oylamalarında, oylarla oynanmakta.
Seçim yapılmadan önce, o ülkedeki zorbalar veya zorbalık heveslileri, toplum arasında, 100 bin kişilik dev bir araştırma (anket) yaptırırlar. Ve o yapılan araştırmalara göre, seçim kurullarının veya oyların toplandığı merkezdeki bilgisayarlar önceden yüzde %10’a ayarlanır. Bu yüzde 10’luk şişirme ise, genelde, son 10 yılda ölmüş seçmenlerin olmayan oyları ile kapatılır.
Ölenlerin oy pusulaları; illere, ilçelere gönderilmez. Bu veriler doğrudan; seçim merkezlerindeki bilgisayarlara, daha önceden kayıt edilir. Yani; bu yüzde 10’luk oy, seçimler başlamadan önce hâli hazırda bekletilir ve illere, ilçelere dağıtılarak seçim kazanılmış olur.
Edvards Hamingtın: '' Bunun, son olarak uygulandığı ülke Türkiye olmuştur.''
3.Uyarı: % 10’luk seçim barajı.
Avrupa’nın hiç bir ülkesinde olmayan bu kadar yüksek bir seçim barajı yüzünden; yurttaşlarımız, şu an ki seçim düzeninde; AKP, CHP ve MHP’den başka, hiç bir partinin bu barajı geçemeyeceğini bildiği için; yurttaşlarımızın çoğu, istemeye istemeye bu üç partiden birine oyunu vermek zorunda kalıyor.
Kaynak: TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerinden yararlanılmıştır.
![]() |
| Türkçe ezan |
- ''Allah, Gazi'mize, dünya durdukça çok ömür versin. Bize, Kur'anımızın anlamını da öğretti. Aklımın erdiği günden beri namaz kılar, dua ederim. Ama ne yaptığımı, neler söylediğimi ben kendim de bilmezdim.''
Her şeyden önce, ezan; bir tapınma(ibadet) değil, tapınmaya çağrıdır. Sayın (Hz.) Muhammed, ilk ezanı, gür sesiyle bilinen Habeşli Bilal'e okutmuştur. O zaman, Araplar'a yapılan bu çağrı doğal olarak Arapça yapılmış ve ondan sonra da Arapça olarak kalmıştır.
Prof. Yaşar Nuri Öztürk, ''Anadilde İbadet Meselesi'' adlı betiğinde, bu gerçeği şöyle dile getirmiştir:
- "Ezan, bir paroladır, namaz vaktinin geldiğini ve yakınlarda bir cami olduğunu duyurur. Yani, ezan bir tapınma değil duyurudur."
Falih Rıfkı Atay, 1960'l arda şöyle diyor:
- "Geçenlerde, Diyanet İşleri Başkanı'nın bir demecini okudum. ''Ezan tapınmadır, o da ancak Arapça okunabilir.'' diye!
1879'da, yani, bundan 89 yıl önce İstanbul camilerinde ders veren din bilgini Hoca Suavi: '' Kuran'ın, her ulus dilinde okunabileceği hakkında İmam-ı Azam fetvasını unutarak, hutbeleri bile Arapça okutuyoruz.'' diyordu."; "Yıllarca önce Türkiye'ye gelen Filistin Müftüsü (...), ezanın Arapça mı, Türkçe mi okunacağı sorusuna: ''Siz, birbirinizi hangi dilde çağırırsınız?'' demişti."
Ezan, İslam inancının en önemli simgelerinden biridir. Tanrı, Kuran'da, her şeyden önce Yüce Betik'in anlaşılmasına vurgu yapmıştır.
İmam-ı Azam Ebu Hanife başta olmak üzere, büyük inanç bilginleri de; Kuran'ın başka dillere çevrilebileceğini, bu başka dillere çevrilmiş Kuran'la namaz kılınabileceğini ve dolayısıyla ezanın da başka dillere çevrilebileceğini belirtmişlerdir.
Prof. Yaşar Nuri Öztürk'ün deyimiyle:
- "Ebu Hanife ve Hanefi mezhebi; namaz vaktini duyurma amacı sağlanması koşuluyla, buna da (Türkçe ezana) izin vermiştir."
Hanefi mezhebine göre; ezan, başka dillere çevrilebilir. Eğer, duyuru gerçekleşiyorsa, ezanın çevirisini okumakta da bir sakınca yoktur." Bu nedenle, ezanın başka dillere çevrilmesinin önünde hiç bir "inançsal engel" yoktur. Kuran'da; ezanın, başka dillere çevrilemeyeceğiyle ilgili hiç bir yargı yoktur!
1932 yılı, Ramazan ayında yaşanan bu olay; o günlerde, İstanbul'un birçok camisinde yineleniyordu. Hareketliliğin nedeni, Mustafa Kemal Atatürk'ün buyruğuyla, Kuran'ın, Türkçe okunmaya başlanmasıydı. Türkçe Kuran'ı ilk okuyan kişi Hafız Yaşar Bey'dir.
22 Ocak günü, Yerebatan camisinden yükselen bu ses, Cumhuriyet yönetiminin düzenlemeleriyle, hızla öbür camilere de yayıldı. Giderek, daha fazla camide Türkçe Kuran okunuyor; bu camiler, ilgili kalabalıklarla dolup taşıyordu. Büyük dinleti, 27 Ocak günü, Süleymaniye camisinde; 29 Ocak günü de, Sultanahmet camisinde gerçekleşti.
Toplum İstiyor!
Camilerdeki bu hareketliliğe; ‘‘Toplum, Türkçe Kuran dinlemek istiyor.’’ başlığını taşıyan gazeteler de destek veriyordu.
Fatih öğütçüsü (vaiz) Hüsamettin Efendi demiştir ki:
- '' Kuran'ın Türkçe'sini okumak la, Kuran'ın Arapça'sını okumak eşdeğerdedir. Elverir ki, Türkçe, Kuran'ı gerçek anlamda bilen kişiler tarafından çevrilsin. Hafız Beyler'in okudukları Kuran çevirisine güvenmek gerekir. Toplumun, bin yıldan beri, Allah'ının kelamını işittiği halde, anlamını anlamaması zaten şaşılacak bir şeydi. Ulu Cumhuriyet döneminde, bu bilgisizlikten de kurtulmak ne mutlu bizlere...''
Ayasofya'da, Cebeci sokağında Halit Bey de şunları söylemiştir:
- '' Bilerek tapınmak (ibadet etmek) kadar mutluluk verici bir şey var mıdır? Bilmediğin dille, tapınma sayılırsa da; bilerek tapınma kuşkusuz daha başkadır.''
İnanç (Din) adamları da Türkçe Kuran'ı ve ezanı savunuyorlardı.
Tapınma dilinin Türkçeleşmesi devrimine karşı çıkanların sesi cılız kalıyor; birçok inanç adamı da devrime demeçleriyle destek veriyordu.
Bursalı Hafız Rıfat Bey, Kuran'ı, Türkçe okumanın yararını savunan inanç adamlarından biriydi:
- '' Kuran'ın Türkçe çevirisi herkes tarafından seve seve karşılandığı gibi; tapınma sırasında, Arapça yerine okunmasında hiç bir mahzur yoktur. Cenabı Hak bile, kelamı ilahisinde ve ‘Sure-i Yusuf’’un başında diyor ki: ''Ben size Kur'an'ı Arapça gönderdim ki halk kelamından anlatın.''
Kezalik ‘Sure-i Mümin'de de: ''Biz, Kuran'ı, kendi dillerinde gönderdik ki anlaşılması kolay olsun. Ya Muhammet! Sen, onlara, öyle bildir ki, anlamış olsunlar...'' diyor.
Hatta, Türkçe Kuran ile namaz kıldırmak bile inancımıza uygundur (caiz).''
![]() |
| Sultan Ahmet'te ilk Türkçe ezan |
Hafız Rıfat Bey, ezanı; önce Arapça, ardından da Türkçe okudu:
- '' Tanrı büyüktür.
Tanrı'dan başka tapacak yoktur.
Ben tanığım ki, Tanrım büyüktür...''
İlk kez, Fatih camisinden ulusa duyurulan Türkçe ezan, ertesi gün öbür minarelerden de duyulmaya başlandı.
Devrim; Kadir gecesi, Ayasofya camisinde doruğa ulaştı. 4 Şubat 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre; o gece, Ayasofya'da, 40 bin kişi, teravih namazı kılmış; 30 bin kişi de, cami dışında kalmıştı:
- '' Dün gece, Ayasofya'da toplanan kırk bine yakın; kadın, erkek, tüm müslümanlar, on üç yüz yıldan beri, ilk kez Tanrılarına kendi dilleriyle tapındılar (ibadet ettiler). Yüreklerinden, gönüllerinden kopan; en içten, en sıcak sevgi ve gelenekleriyle, Tanrıları'ndan mağfiret dilediler. Ulu Tanrı'nın ulu adını, gökleri titreten vecd ve huşu ile dolu olarak tekbir ederken, her ağızdan çıkan bir tek ses vardı. Bu ses Türk acununun, Tanrı'sına, kendi bilgisi ile taptığını anlatıyordu.''
Arapça ezan yasaklandı.
Diyanet İşleri Başkanlığı da, birkaç gün sonra, fetva niteliğinde bir genelge yayınladı.
Ramazan bayramında, camilerde, hutbenin Türkçe okunması sağlandı ve başkanlıktan belge almayanların, Türkçe Kuran okuyamayacağı duyuruldu.
Ramazan sonrasında, Türkçe tapınmanın ardı kesilmedi ve 18 Temmuz 1932 tarihinde, Diyanet İşleri Başkanlığı yeni bir genelge yayımlandı.
Atatürk, 1933 yılında:
- "Ezan ve Kuran'ı, Türkler'den başka hiç bir Müslüman ulus, bu kadar güzel okuyamaz. Bunlara, muhteşem müzik ahengi veren Türk sanatçılarıdır." demiştir. (Abdülkadir İnan, İki Hatıra, Türk Dili Dergisi, TDK, b.74).
Atatürk'e atfen yayınlanan bu genelgeyle; Arapça ezan okunması yasaklandı. O tarihten sonra, Türkiye'de, tüm camilerde, ezan Türkçe okundu; Arapça okumak da ısrar edenler yakalandı, haklarında soruşturma açıldı. Türkçe ezan uygulaması, 1941 yılına kadar da, Diyanet İşleri Başkanlığı genelgesine dayanarak sürdürüldü.
1938'de, Atatürk'ün öldürülmesinden sonra, Arapça ezan yasağıyla ilgili sorunlar giderek artınca, Arapça ezan okuyanların cezalandırılması için bir yasa çıkarılması gündeme geldi.
Ezan Tartışmalarında Unutturulanlar
Demokrat Parti yönetiminin ilk işi niteliğini taşıyan eylemlerinden biri, Arapça ezana dönülmesi kararı olmuştur.
Arapça ezan yasağının nasıl kaldırıldığı ve Türkçe ezana nasıl başlandığı konusunda değişik görüşler öne sürülüyor. İşte bu nedenle; 31 Ocak 1932'de, Atatürk'ün buyruğuyla başlayan Türkçe ezan uygulamasının, 16 Haziran 1950'de kaldırılmasına kadar uzanan tarihsel süreçte yaşananları sizlere sunuyoruz.
Amacımız; toplumsal belleğin yenilenmesine katkıda bulunmak; bugün ki tartışmalara, TBMM tutanakları ve o gün ki gazetelere dayanarak ışık tutmaktır.
Türkçe okumayanlar mı, Arapça okuyanlar mı cezalandırılsın tartışmaları:
Refik Saydam başkanlığında ki Bakalar Kurulu'nun, TBMM'ye gönderdiği, Türk Ceza Yasası değişikliği; Arapça ezan okuyanlara üç aya kadar tutuklama, on liradan iki yüz liraya kadar da para cezası öngörüyordu. Yasa değişikliği, 23 Mayıs 1941 günü, Meclis'te görüşüldü. İlk sözü Bursa saylavı Nevzad Ayas aldı. Türkçe ezan okunmasını, ulusalcılık açısından doğru buluyordu:
Laiklik ilkesi noktasından, bu konu inançsaldır, yasa konusu olmaması gerekir. Ama, ulusalcılık ilkesi noktasından, kendi dilimizi ileriye sürmek için böyle bir hükmün yasa konusu olması doğru olabilir.''
Ancak, Ayas; Arapça ezan okuyanların değil; Türkçe ezan okumayanların cezalandırılması gerektiği kanısındaydı. Metinde, bu yönde değişiklik yapılmasını istedi.
Adliye üyesi adına konuşan Kocaeli saylavı Salah Yargı, Ayas'ın bu istemine karşı çıktı:
- '' Esas suç sayılacak ve cezalandırılacak şey, Arapça okunmasıdır. Dolayısıyla, Türkçe okunmasını önermek ve o öneriyi ceza yaptırımı altında bulundurmak maksut değildir.''
Antalya saylavı Rasih Kaplan: '- '' Ne demek, biraz açıklansın.'' diyerek, ayağa fırladı.
- ''Yad dille, örneğin, Fransızca okumak günah olmaz da, Arapça okumak nasıl günah olur? Rumca okunur, Ermenice okunur...''
Salah Yargı, sinirlendi. ‘‘Rica ederim’’ dedi, Kaplan'ın sorusunu sert bir konuşmayla yanıtladı:
- '' Ezanın ve kametin Türkçe okunması diye bir yasa konmuş. Diyanet İşleri diye bir kurum var. Bu kurum; konuşmacılara, müezzinlere, imamlara bunu bildirmiş.
Allahü ekber yerine, Tanrı uludur diye Türkçesi kullanılırken, bunun bir ceza yaptırımı altına alınması gerekirdi.''
Nevzad Ayas yine söz aldı. İlk görüşünde ısrar etti. Ezanın Türkçe okunmasının, Anayasa'daki ulusalcılık ilkesine uygun olacağını vurguladı ve metinde; ‘‘Arapça ezan okuyanlar’’ denilmesini bir kez daha eleştirdi.
Karşı çıkışın büyüğü Rasip Kaplan'dan geldi:
- '' Laiklik gereği olarak, bu gibi işlere karışmayalım. Bu konu, ceza konusu değildir.'' dedi ve bir örnek verdi:
- Antalya'dayım. Savcının yanında müftüyü gördüm. Şaşırdım. Çünkü, Ulusal Savaşım'da çok çalışmış, iyi kişilikli bir arkadaşımızdır. Gittikten sonra şaşkınlıkla sordum. Savcı dedi ki:
- '' Birisi imam olmak istemiş. Polis kaydında, uyuşturucu madde kullandığı görülmüş. Müftü: '' - Sen imam olamazsın.'' demiş.
İşte bu adam savcıya bir ihbarname veriyor;
- '' Dün öğle namazında camiye gittim, müftü camide idi, müezzin Türkçe kameti getirdikten sonra müftü namaza başlamadı; ilgiyle baktım, dudakları kıpırdıyordu, Arapça kamet getiriyordu. Savcı, bunun üzerine, imamı izletmeye başlamış. ''
Yasa, Bakanlar Kurulu'nun istediği gibi çıktı. Böylece, Arapça ezan yasağı, tutuklama cezasıyla da desteklenmiş oldu. Ezan, 1950'ye değin Türkçe okundu.
![]() |
| Yeniden Arapça ezan |
Falih Rıfkı Atay:
- '' Ezanı Türkçeleştirmek, tapınma devriminin başlangıcıydı. Atatürk'ün amacı: Arapça'yı, tapınma dili olmaktan çıkarıp; Türkçe'yi, camiye egemen kılmaktı.''
Falih Rıfkı Atay'ın, Çankaya adlı betiğinden okuyalım:
- '' Atatürk; tapınma devrimine, ezan ve namazı Türkçeleştirmekle başlamıştı. Gerçekte, verdiği ilk buyruk, ezan ve namazın Türkçeleşmesi idi. Tutucuların sözcülüğünü yapan İnönü, Atatürk'e yalvarmış, ''Önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza sıra gelir.'' demişti.
Arkadan dil ve Kuran metni sorunları çıkıp, namazın Türkçeleşmesi gecikti idi. Atatürk sağ kalsaydı, tapınma devrimi (ibadet reformu) olacağında da kuşku yoktu.''
Bu yazıdan çıkartmamız gereken anlamlar:
- - Ezanın Türkçeleştirilmesinde, inançlara aykırılık yoktur. Çünkü, bir bölgede yaşayan insanlara, tapınma sürevlerini bildiren bir çağrının, bilmedikleri bir dilde olması, o insanlara ne katar?
- - Türkçe ezan; anlamı bilinse de, anadilde olmadığından dolayı yüreklerde duyumsanamaz. Arapça ezanın; tinlerde (ruh) ve gönüllerde yaratamadığı coşkuyu yaratacaktır. Bu nedenle, anadilde ezan, inancın gereklerine çok daha uygundur.
- - Kuran'ın ve Sayın Muhammet'ın, bu konuda her hangi bir yasağı olmadığına göre, ezanı Türkçe okutan Atatürk'ü; "dinsizlik" yapmış ya da "topluma işkence etmiş" gibi göstermek, her şeyden önce, İslam inancına aykırıdır.
- - Asla unutulmamalıdır ki, Atatürk, bu ülkede, ezanların susturulmaması için bir ölüm-kalım savaşımı vermiştir. Şu bir gerçek ki; o, önce ezanların susmasını engellemiş, sonra da ezanların anlaşılmasını sağlamıştır.
- - Gerçek bir müslümana düşen; bu konuda, Atatürk'e saygı ve minnet duymaktır.
Kaynaklar:
kemalist-yol.tr.gg
hurriyet.com.tr
hurriyet.com.tr
![]() |
| Siyon Protokolleri |
Siyon Protokolleri; Yahudiler tarafından yazılmıştır.
Diğer ulusları ve tüm acunu, nasıl sömürge durumuna getireceklerini tasarlayan ünlü bir yazıttır.
Bu ön sözleşmenin (protokol), ilk kez, 1905’de, Rusya’da yayımlanmasına karşın, gerçekte M.Ö. 929. yıllarında, Siyon’un, eski Babil’li Bilgeler'inin Protokolleri olarak yazılmaya başlandığı bilinmektedir.
Başlangıçta çok kısa olup Talmud ve Kabala’dan esinlenilmiştir. Bununla birlikte, ilerleyen zamanlarda, Yahudi gizli dernekleri tarafından geliştirilmiştir.
Siyon Protokolleri’nin simgesi yılandır. Yılanın başı, Babil Bilgeleri’ni; gövdesi ise, Yahudileri temsil etmektedir.
Siyon Protokolleri okunduğunda, yüz yıllardır, ülkemizde ve tüm acunda olup bitenlerin, gerçekte, Yahudi Ulusu'nun yönetiminde yönlendirilen bir oyunun parçaları olduğunu daha iyi anlayacaksınız.
1.Protokol
- Yaratılışa göre; hak, güçte yatar.
- Siyasetin, aktöreyle (ahlak) bir bağı yoktur. Aktöreli kağan (hükümdar) tahtında duramaz. Bu gibi özellikler, Yahudi olmayanların kırallıklarına bağlı olmalıdır. Biz, bu özelliklere göre davranmamalıyız.
- Amacımız uğruna; rüşvetçilik, düzenbazlık ve hıyanetten çekinmemeliyiz.
- Özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi sözcükleri biz bağırdık; “budala papağanlar da” bu oltamıza takıldı.
- Gerçekte eşitlik yoktur. Bu gibi haykırışlar, Yahudi olmayan yönetimleri yok edici kurtçuklar oldular. Böylece, Yahudi olmayanların aristokrasisini yok etme olanağına kavuştuk.
- Onun yerine, bizim; para ve eğitim temeline dayanan kendi aristokrasimizi kurduk.
- Toplum temsilcilerinin değiştirilme olanağı; onları, bizim elimize verdi. Böylece, bizim atamamıza ve buyruğumuza bağlandılar.
2.Protokol
- Amaçlarımıza ulaşabilmek için; savaşların, olabildiği kadar; toprak kazançları ile sonuçlandırılması gereklidir. Böylece, savaşlar, ekonomik alana kaydırılacaktır.
- Toplumun içinden, köle gibi boyun eğme derecelerine göre, titizlikle seçeceğimiz yöneticiler, yönetim sanatında eğitim görmemiş kişilerden olacak. Kendilerinin; danışmanı, uzmanı olan ve bütün acun işlerini yönetmek amacıyla çocukluğundan beri özel olarak yetiştirdiğimiz; zeki ve bilgili kişilerin elinde oyunumuzun piyonları durumuna geleceklerdir.
- Yahudilerin buldukları; Darvinizm, Marksizm, Nietzchesizim’in başarılarını; Yahudi olmayanların düşünceleri üzerinde, nasıl bir bölücü etki yaptığını görmek hiç de güç olmayacaktır.
- Basın; gereksinimleri zorunluymuş gibi göstermeli, toplumun yakınmalarını dile getirmeli ve böylece hoşnutsuzluk yaratmalıdır.
3.Protokol
- Anayasal devletlerin dengesini bozduk.
- Özgürlükçü ekonomiyi (Liberalizm) kullanarak; onları, çekişme durumuna soktuk. Kısa bir zaman sonra karışıklıklar ve batışlar, bütün acunu kaplayacaktır.
- Bütün toplum, yoksulluk nedeni ile, ölesiye çalışma zorunluluğuyla zincirlenmiştir.
- Bütün acuna egemen olacak olan kağanlarımızın taç giyme zamanı geldiğinde, ona engel olmak isteyen her şey, aynı eller tarafından ortadan kaldırılacaktır.
- Bilimin bu günkü durumu ve bizim yönlendirdiğimiz gelişimi sayesinde, insanlar, basılı yayınlara körü körüne inanıyorlar.
- Fransız Devrimi'ne, “Büyük” sıfatını biz verdik. O’nun hazırlanışındaki sırları, çok iyi biliyoruz. Öyle ki; o, tamamı ile bizim yapıtımızdır. O andan beri, hep, acun için hazırladığımız Siyon Kanı’nın Acımasız Kağanı için çalışıyoruz.
- Kağanlığımızı kurduğumuzda; “Özgürlük” sözcüğünü, sözlüklerden silmiş olacağız.
4. ve 5. Protokoller
- Görünmeyen bir gücü kim yıkabilir? Bizim gücümüz böylesine gizli bir güçtür. Yahudi olmayan masonluk; bize ve amaçlarımıza paravan olarak hizmet eder. Böylece, gücümüzün hareket planı ve amacı, tüm toplum için bilinmeyen bir sırdır.
- Yahudi olmayanlara; düşünme ve anlama fırsatı vermemek için, ilgilerini; alış-satış (ticaret) ve üretime (sanayi) çevirmeliyiz. Böylece, bütün uluslar, kazanç peşinde birbirleriyle yarışırken, yağılarının (düşman) ayırdına bile varamayacaklar ve tamamen yutulmuş olacaklar.
- Bütün yer yüzünü yönetmek için; Tanrı’nın kendisi tarafından seçildiğimiz, elçiler (peygamberler) tarafından söylendi. Biz çok güçlüyüz ve gücümüzden kaçmanın yolu yoktur. Toplumun tüm güçlerini ele geçirmek ve elimizde tutmak için, güçlü bir yönetim birimi kuracağız. Yeni yasalar aracılığıyla siyasal yaşamdaki tüm çalışmaları düzenleyeceğiz. Kağanlığımız, bir anda ve olağan üstü bir biçimde ortaya çıkacak. Uluslar, bizim, gizli elimizin olmadığı önemsiz özel anlaşmalar bile yapamazlar.
- Yahudi olmayanların gücünü azar azar tüketeceğiz ve sonunda, uluslararası yönetimi bize sunmak zorunda kalacaklar. Bu durum, her hangi bir şiddet eylemine başvurmaksızın, tüm devletlerin gücünü yavaş yavaş emerek üstün bir yönetim kurmamıza olanak sağlayacak. Bu gün ki yöneticilerin yerine Yüksek Yönetim Birimi adını vereceğimiz bir düzen kuracağız.
6, 7, 8. Protokoller
- Yakında, Yahudi olmayanların servetlerinin dayanamayacağı, büyük servet havzaları durumuna gelerek, tekeller kurmaya başlayacağız.
- Her ne pahasına olursa olsun, Yahudi olmayanları, topraklarından söküp atmak en büyük gerekliliktir. Bu amaca, en iyi biçimde, toprak vergilerini ve ipotek borçlarını artırarak varabiliriz.
- Yahudi olmayanların üretimini tamamen çökertmek için; dedikoduyu yoğun bir biçimde destekleyecek ve pahalı kullanımını arttıracağız. Temel gereksinim ürünlerinin değerlerini artıracak ve bunun nedeninin; tarım ve hayvancılıktaki gerileme olduğunu ileri süreceğiz.
- Tüm Avrupa anakarasında ve Avrupa ile ilişkisi olan diğer anakaralarda; anlaşmazlıklar ve yağılıklar yaratmalı ve böylece, tüm ülkeleri denetim altında tutmalıyız. Ayrıca, devletlerin yönetimlerinde; entrikalar, ekonomik anlaşmalar ve borç yükümlülükleri ile bütün bağları bozmalıyız.
- Bakanlıklarda, yetkili yerleri; Yahudi kardeşlerimizi getirmemizde bir sakınca kalmadığı zamana kadar, toplum arasında; geçmişi ve ünü kötü olan kişilere bırakacağız. Bu kişilerin çevresini; siyaset yazarları, hukuk uygulayıcıları, diplomatlar ve özel okullarımızda eğitim düzenimiz çerçevesinde eğitilmiş kişiler ile kuşatacağız. Eğer bu kişiler, buyruklarımıza karşı gelmeye yeltenirlerse; yaptırımlar ve ortadan yok olmalarla karşılaşacaklar. Amacımız, bu kişilerin son soluklarına kadar çıkarlarımızı korumalarının sağlanmasıdır.
9 ve 10. Protokoller
- Üstün yönetimimiz, baskıcılık olarak belirtilen; güç ve baskıya dayanan kavramları içinde barındırır. Uygun zaman geldiğinde, biz yasa koyucular; ölüm yaptırımları verip, bunları yok edeceğiz.
- Bütün bozgunculuk (terör) eylemleri, bizimle baş göstermiştir. Monarşiyi geri getirmek isteyenler de; sosyalistler, komünistler ve her türlü ütopyacılar da bizim hizmetimizdedir. Bunların her biri, devletin tüm kurumlarını yıkarak devletlere ıstırap çektiriyorlar.
- Yahudi olmayanların kurumlarını zamanından önce yıkmamak için özenli davrandık ve onların hareket mekanizmalarını ele geçirdik.
- Eğitim ve öğretime el attık; yanlış olduğunu bildiğimiz kuram ve ilkelerle, Yahudi olmayan gençleri; aldattık, şaşırttık ve bitirdik.
- Bizden olmayanların, tasarılarımızı anlamaları durumunda, batının bütün başkentlerinde, dehşet verici bir bozgunculuk dalgasının ortaya çıkarılması ve bu başkentlerin tüm kurumları ve belgelikleri ile birlikte havaya uçurulması gibi önlemler aldık.
- Yönetimlere gerçekleştireceğimiz darbeleri, tüm uluslara: ''Her şey korkunç bir biçimde kötü gidiyordu, herkes çektiği acılardan dolayı tükenmişti. Biz; uluslar, sınırlar ve para birimlerinin ayrılığı gibi, size acı veren her şeyi ortadan kaldırıyoruz. Bize bağlı olup olmamakta özgürsünüz. '' diyeceğiz. O zaman, uluslar bize bağlı olacak.
- Özgürlükçü ekonominin zehrini, devletlerin yüreğine soktuğumuz zaman; onların bütün siyasal görüntüleri değişti ve hepsi ölümcül bir hastalığa yakalandı.
- Zamanla, yeni yasa önerme ya da var olan yasalar üzerinde değişiklik yapma yetkisini ele alacağız. Başkan'a, toplum oyuna başvuru hakkı, bizim deyişimizle; ulusun büyük çoğunluğu olan kör kölelerimize, oylarına başvuru hakkı tanıyacağız ve tek başına savaş açma yetkisi vereceğiz.
- Bütün ülkelerde; insanlığı tamamen tüketecek derecede; dövüşler, kin, savaşım, kötülük, hatta; işkence, açlık, hastalıklar aşılamak ve yokluk gibi yöntemler kullanarak, toplumların, yöneticileri ile olan ilişkilerini onarılmaz derecede sarsmalıyız ki, Yahudi olmayanlar da, her türlü konuda, bizden başka sığınakları olmadığı bilincine varsınlar.
11. Protokol
- Yahudi olmayanlar koyun sürüsüdür ve biz de kurtlarız. Koyun sürüsüne kurtlar daldığı zaman ne olur?
- Tanrı; bize, biz seçilmiş soya, dağılmayı uygun gördü. Diğerlerine, bizim güçsüzlüğümüzmüş gibi görünen bu durum, seçilmiş soy olan bize layık görüldü. Bu dağılma, bütün acunun kağanı olmaya çok yaklaştıran gücümüzün ortaya çıkmasını sağladı. Böylelikle, atmış olduğumuz temel üzerine kuracağımız yapı için, fazla bir yolumuz kalmadı.
12. Protokol
- Yasalar, bizim isteklerimiz doğrultusunda kaldırılıp; yine bizim isteklerimiz doğrultusunda yapılacağından ötürü, özgürlük tamamen bizim elimizdedir.
- Bizim denetimimizden geçmeden, tek bir bildiri bile uluslara ulaşmayacaktır. Tüm bildirilerin (haberler), yer kürenin dört bir yanından bildiri yağan, birkaç bildiri yönetim birimi (ajans) kanalı ile yayımlanması, bu amaca yaklaştığımızı göstermektedir. Bu bildiri yönetim birimleri, sonuçta, tamamen bizim olacak ve bizim onlara buyurduğumuz doğrultuda yayın yapacaklar.
- Yazarlar bize karşı yazmaya yeltenecek olurlarsa, yapıtlarını bastırabilecekleri hiçbir yer bulamayacaklar. Yayıncılar ya da basımevleri, her hangi bir yapıtı yayımlamadan önce, bu işi yapmak için yetkili yerlere başvurmaya zorunlu olacaklardır. Böylece, bize karşı hazırlanan tüm entrikaları önceden öğreneceğiz ve onlara karşı davranarak, ele aldıkları konu hakkında yapacağımız açıklamalarla onları etkisiz duruma getireceğiz.
- Basın Yönetim Birimi adı altında toplantılar düzenleyeceğiz. Bu toplantılarda; bildirim birimlerimiz aracılığı ile, ilgi çekmeden, günlük buyrukları ve parolaları vereceğiz. Bu örgütlü yöntemler, toplum tarafından anlaşılamayan; ama, toplumun sevgisini ve güvenini, yönetimimize yöneltmeye yarayan, en ince ayrıntısına dek hesaplanmış ve kesin bir biçimde güvenilir yöntemlerdir.
13. Protokol
- Günlük geçim kaygısı,Yahudi olmayanları sessiz kalmak zorunda bırakır ve onları düşkün kölelerimiz durumuna getirir.
- Siyasal sorunlar, yüz yıllardan beri, onları yaratan ve yönetenlerin dışındaki kimselerin anlayamayacağı biçimde biçimlendirilmektedir.
- Biz, toplum kitleleri ne durumda olduklarını anlamasınlar ve bizlerle savaşım vermeyi düşünmesinler diye, onların uslarını; oyunlar, eğlenceler, tutkular ve topluma açık eğlence yerleri aracılığı ile çeleceğiz. Çok yakında, her tür spor ve sanat yarışmalarının düzenlenmesini, basın aracılığı ile gündeme getireceğiz.
- İlerleme; Tanrı’nın seçtiği oymak olan biz Yahudilerden başkası bilmesin diye, gerçeği gizlemeye hizmet eden yanıltıcı bir kavramdır.
14. Protokol
- Diğer bütün inanç değerlerini acun üzerinden kaldırmalıyız.
- Elimize geçen her fırsatta, yayımlayacağımız yazılarla, kendi yönetimimiz ile öncekileri karşılaştıracağız. Yahudi olmayan yönetimlerin yanlışlarını en belirgin bir biçimde vurgulayacağız. Onlara karşı çok büyük bir kin aşılayacağız. Yahudi olmayanların devlet yapılarını çökertmek için el altından onları kışkırtıp, verdiğimiz yararsız yönetim biçimleri ile, toplumu bıktıracak ve yeniden gönençsizliklere (huzursuzluk), yokluklara düşmektense, yönetimimiz altına girmeyi seçtireceğiz.
- Düşünürlerimiz, Yahudi olmayanların, değişik inançlarının yanlış yönlerini tartışacaklardır. Ama, bizim inancımız, bizden başka kimse tarafından öğrenilemeyeceği ve sırlarımız açığa vurulmayacağı için, inancımızın bakış açısı asla tartışma konusu yapılamayacaktır.
- İlerici ve aydın olarak tanınan ülkelerde; anlamsız, iğrenç ve kin uyandıran bir yazın türü yarattık. Bu yazın (edebiyat) türü, hazırlayacağımız; söylevler, tasarılar, anılar, yazılar ile bizden olmayanların düşüncelerini etkilemek ve onları, belirlediğimiz bilim anlayışı doğrultusunda biçimlendirmek için kullanılacaktır.
15. Protokol
- Var olan tüm ülke yönetim biçimlerinin değersizliği kesin olarak kabul edildikten sonra, her yerde bir veya eş (aynı) günde yapılması düşünülen darbeler ile, kağanlığımızı kuracak ve bize karşı tasarı olabilecek şeylerin var olmadığını kendimize görev edineceğiz. Bu amaçla, bizim kağanlığımızı kurmamıza silahla karşı koyanların hepsini acımasızca öldüreceğiz. Bize karşı gizli dernek kuranları da ölümle cezalandıracağız.
- Dünyadaki her ülkede, hür mason locaları kuracağız ve çoğaltacağız. Bu localara kamu işlerinde tanınmış veya tanınabilecek herkesi çekeceğiz. Çünkü, bunlar, bizim başlıca bilgi alma ağımız ve etki birimlerimiz olacaklar. Bütün bu locaları, yalnızca, bizim bildiğimiz ve başka kimsenin bilmediği, Siyon öncülerimizden oluşan bir yönetim birimi altında birleştireceğiz.
- İsrail kağanı, Avrupa’nın kendisine sunduğu tacı başına giydiği zaman, acunun atası olacaktır.
- Tüzede (Hukuk), ilk çağ tarihi eğitimini kaldıracak, yerine, geleceği tasarımlayacak öğrenceler (dersler) koyacağız. Önceki yüz yıllardan kalma, hoşumuza gitmeyen tüm olayları insanların belleklerinden silecek ve yalnız Yahudi olmayan yönetimlerin yanlışlarını anlatacağız.
- Her türlü eğitim özgürlüğünü kaldıracağız. Düşünceleri dizginleme algısı olan “görerek öğrenme” yöntemini uygulayacağız.
- Savunmanlar (Avukatlar) kişisel çıkarları için çalışan, en çok ödeme yapan tarafın kazanması için uğraşan, belirli bir para karşılığında çalışıp, kamu yararına görev yapan kuklalar durumuna getirileceklerdir.
- Papalık sarayının yıkılma zamanı geldiğinde, görünmeyen bir elin parmağı, ulusları bu saraya yönlendirecektir. Bununla birlikte, uluslar, bu sarayın üzerine çullandığı zaman, sanki daha fazla kan dökülmesine engel olmak istiyormuşuz gibi, sarayın koruyucusu kisvesi ile öne çıkacağız. Bu kandırmaca sayesinde, onun bütün iç organlarına kadar yayılacağız ve onun bütün gücünü kemirinceye kadar dışarı çıkmayacağız. Yahudilerin kağanı, evrenin gerçek Papa’sı ve uluslararası kilisesinin ilk kurucusu olacaktır.
- Yahudi olmayanların kağanlarına karşı, koyun sürümüzün kör koyunları olan ajanlarımız aracılığıyla düzenlediğimiz tuzaklar ile, sık sık yaşamlarına saldırarak, onların saygınlıklarını en alt düzeye indirdik.
- Bize karşı suç işleyenler, önemli bir gerekçesi olup olmadığına bakılmaksızın ilk kuşkuda tutuklanacaklardır.
19. Protokol
- Siyasal suçları işleyenleri; öldürme (cinayet), soygunculuk (hırsızlık) ve toplumun kinini kazanan diğer yüz kızartıcı suçlarla eş durumda yargılayacağız. O zaman, kamuoyu, bu suçları, diğerleri ile birmiş gibi değerlendirecektir.
- Basın yoluyla, söylevlerle ve zekice derlenmiş tarih betikleri (kitap) ile, ayaklanmaları toplum yararı için savaşan kişiler olarak gösterdik. Böylece, özgürlükçü kümelerin çoğalmasını sağladık ve binlerce Yahudi olmayan sığırı sürümüze kattık.
20, 21, 22. Protokoller
- Yahudi olmayanlar için yarattığımız ekonomik bunalımların nedeni, kullanımdaki parayı çekmemizden başka bir şey değildir. Devletlerdeki parayı çekmekle, devletler sürekli borç almak durumunda kaldılar ve bu borçlar, faiz ödemeleri ile birleşerek devlet bütçelerinin üzerine çullandı ve onları, bu anaakçeye (sermaye) gerek duyan köleler durumuna getirdi.
- Biliyorsunuz ki, altının ölçü birimi olması, para gereksimine yanıt vermediği için; onu, ölçü birimi olarak kabul eden devletlerin çöküşüne neden olmuştur. Kuşkusuz, biz de, altını, bu gereksinimi karşılayamaması için sürekli kullanımdan kaldırmaktayız.
- Eğer bugün, Yahudi olmayan kağanların devlet yönetimindeki yüzeysellikleri, bakanların rüşvet yemeleri ya da devletin yönetim yerlerindeki yetkililerin, parasal konulardaki kıt bilgileri, Yahudi olmayan devletleri, bizim hazinelerimize ödeyemeyecekleri biçimde borçlandırmışsa, bunda, bizim çok büyük payımız vardır.
- Yahudi olmayan devletlerin faiziyle, bizden borç para almaları ve bu borçları ödeyemeyecek duruma gelmeleri, onların beyinlerinin ne kadar gelişmemiş olduğuna kanıttır.
- Günümüzün en büyük gücü olan altın avuçlarımızın içindedir ve iki gün içinde dilediğimiz tutarda altını, depolarımızdan çıkartabiliriz.
23. Protokol
- İnsanları, köle olamaya alıştırmak için, pahalı ürünlerin üretiminin azaltılması zorunludur. Böylece, pahalı yaşama özendirerek bozduğumuz aktöresel değerleri yeniden yükselteceğiz. Küçük anaakçeyi yeniden canlandıracağız. Bu, bize, kişisel anaakçe iyesi (sahip) üreticilerin altını oyabileceğimiz bir araç sağlayacaktır.
- “ Tanrı’ya şükredin ve insanlığın yazgısının damgasını alnında taşıyan ve Tanrı’nın kendi yıldızını kılavuz ettiği; o’nun karşısında, kötülüklerden ve kötü güçlerden ondan başkası kurtaramayacağı için diz çökün. ”
24. Protokol
- Davut soyunun belirlenmiş üyelerini, kağanlarını ve onların yerine gelecekleri, babadan oğula geçen kalıntı (miras) hakkı ile değil; üstün yeteneklerine göre seçerek, siyasetin en gizli sırlarını, yönetim tasarılarını yüzlerce yıllık deneyimlerin ışığında uygulamalarını sağlayacağız.
- Yönetimin dizginlerini, yalnızca, kayıtsız koşulsuz, sert ve hatta acımasız bir biçimde yönetme yeteneğine iye (sahip) olanlar alabileceklerdir.
- Kağanların, o an için ve gelecek için yaptıkları tasarıları, en yakın danışmanları bile bilmemeli; yalnızca kağan ve üç hamisi, neyin geleceğini bilmelidir.
- Davut’un kutsal soyundan gelen, yer yüzünün kağanı, insanlığın desteğini almak için tüm kişisel isteklerinden caymalıdır.
![]() |
| Dr. Reşit Galip |
Daha lise yıllarında etkin bir öğrenci olan Reşit Galip, Meşrutiyet döneminde, Ferday-ı Temmuz; Tıbbiye’de de, Hakikat adında bir gazete ile Sivrisinek adında bir çizgi (karikatür) dergisi yayımlamıştı. Tıbbiye'de, Türk Ocakları'nın bir şubesini açan Galip, eş zamanda, Ocak örgütlerinin denetçiliğini de üstlenmişti.
Öğrenciyken çıkan, Balkan ve 1. Acun Savaşları'na gönüllü olarak katıldı. Bu nedenlerle, Tıbbiye'yi ancak 1917’de bitirmişti. Mondros Ateşkesi’nden sonra, işgallere karşı, İstanbul mitinglerine katılan Reşit Galip, Damat Ferit yönetimine karşı yazdığı bildiriyi, polis müdürlüğünün kapısına yapıştıracak ölçüde de gözü karaydı.
Sakarya Savaşı‘ndan sonra, Ankara’da, Hıfzıssıhha dairesi yardımcılığına getirilen Reşit Galip, Lozan Antlaşması üzerine kurulan Nüfus Değişimi (Mübadele) Kurulu'nda da görev almıştı.
Köycülük Derneği’nde çalıştı. Gelişmenin köylerden başlamasını savundu. Bu yüzden adı ''Köycü Galip’e''çıktı.
1923’te, Mersin’de, bağımsız doktor olarak çalıştığı sıralarda; Türk Ocağı Başkanlığı, ticaret lisesinde öğretmenlik ve Mersin Gazetesi’nde başyazarlık yaptı.
Reşit Galip’in yaşamındaki dönüm noktası ve Türk siyasetinde yer etmeye başlaması ise, Mustafa Kemal’in, Mersin gezisinde olmuştur.
17 Mart 1923’te, Mustafa Kemal, Mersin’e geldiğinde, Millet Bahçesi'nde düzenlenen toplantıda, Reşit Galip’in şu sözleri, Atatürk’ün gözüne girmesine ve sevgisini kazanmasına neden olacaktı.
“Sizin karşınızda, başarılarınızdan söz etmeye gerek var mı? Grönland’daki, Eskimolardan; Afrika’nın yanık ve kızgın çölleri ortasında, sam yellerinden haber uman zencilere dek, herkes öğrendi. Sen, bu ulusun; yalnız müncisi, yalnız bir kurtarıcısı ve yalnız bir kahramanı değilsin; sen, bunlardan daha büyüksün; sen, bu ulusun bir bireyisin. Senin en birinci büyüklüğün, bu ulusun bir bireyi olmakla onur ve övünç duymandır.”
Bu konuşmasıyla, Mustafa Kemal’in ilgisini çeken Reşit Galip, yaklaşık iki yıl sonra Aydın saylavlığı (milletvekilliği) görevine getirildi.
1925’ten sonra, üç dönem Aydın saylavlığı, iki yıl İstiklal Mahkemesi üyeliği yaptı. CHP Genel Yönetim Kurulu üyesi olarak; partinin; gençlik kolları, eğitim, halk evleri ve Türkçe çalışmalarını yürüttü.
1930’da, Türk Tarihi Kurumu'na seçilen Dr. Galip, yine o tarihlerde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’na, Atatürk’ün isteğiyle katıldı. Atatürk’ün, 1930 Kasım'ından, 1931 Mart'ına dek süren yurtiçi gezisine katılan Galip; Türk Ocakları'nın kapatılıp, yerine kurulan Halk Evleri'nin oluşumunda da görev aldı.
Türkçe’nin arılaştırılması ve özüne dönmesi gerektiğini savunan Galip’in yaşamında, Dolmabahçe’de, Atatürk’ün sofrasında yaşadığı bir tartışma, yaşamının dönüm noktası oldu.
Atatürk’e öğretmenlik de yapmış olan Eğitim Bakanı Esat Sagay’ı eleştirmesi, Çankaya ile olan ilişkilerinde bunalıma neden oldu. Sofra’daki tartışmanın konusu, kız öğrencilerin giysileriydi.
Esat Bey’in: “Kızların; kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu giymelerini uygun görmüyorum.” demesi ve bir genelge yayımlayıp, daha kapalı giymelerini isteyeceğini söylemesi üzerine;
Reşit Galip, bunun bir gericilik olduğunu söyledi. Sofrada gerginliğin sürmesini istemeyen ve bu durumdan hoşnut kalmayan Atatürk, bu konunun daha sonra konuşulmasını isteyecekti.
Ancak,
Reşit Galip: ''Bu sofrada, devrimleri zedeleyecek işlerden söz edilmesi küstahlıktır!'' diyerek ortamı daha da geren bir çıkış yaptı.
Bunun karşısında,
Atatürk: “Yorgun görünüyorsunuz, gidip dinlenebilirsiniz!” diye uyardı.
Ancak,
o, daha da alevlenerek: “Burası, ulusun sofrasıdır, kovulmamalıyım. Kendimi iyi duyumsuyorum, kalkmam!” diye, Atatürk’e dikleşecekti.
Bu durum karşısında,
Atatürk: “O halde biz kalkalım, masayı Beyefendi'ye bırakalım!” diyerek odasına çekilmişti.
Öbür konukların da kalkmasıyla, tek başına kalan Reşit Galip, o gece bir koltukta sabahlamıştı.
Çankaya Sofrası’nda bulunanlardan Vasfi Zorlu’nun deyişiyle, Reşit Galip; ‘evin şımarık çocuğu’ydu ve “her şeyi söyler, yine de Atatürk, o’nu hoşgörürdü”.
Gerçekten de öyle oldu. Sofrada yaşanan bu çatışmadan bir yıl geçmeden, 1932 yılında, Atatürk’ün önerisiyle; Reşit Galip, Eğitim Bakanlığı'na atandı. Ancak, rahatsızlığı nedeniyle, bakanlıkta ancak 11 ay kalabildi.
1933’te İstanbul Üniversitesi Devrimi'ni gerçekleştirdi; Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu çalışmalarına katıldı. Okullarda okunan And'ı yazdı.
Andımız
Eğitim Bakanlığı'na getirilen Reşit Galip’in, günümüze dek uzanan “And” uygulaması da, 1933’te başladı. Cumhuriyet'in 10. yılında, 23 Nisan 1923’te, kendi yazdığı And'ı, çocuklara okutan Dr. Galip, bir genelgeyle, And'ın bütün okullarda okutulmasını sağladı.
Dr. Galip’in yazdığı And'ın ilk durumu şöyleydi:
''Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun!''
Dr. Reşit Galip, tapınç (ibadet) dilinin Türkçeleştirilmesi'nde de önemli rol oynamıştı. 1931'in Ramazan’ında, Dolmabahçe Sarayı'nda, tapınç dilinin Türkçeleştirilmesi çalışmalarında, Mustafa Kemal’in yanında olan ve o’nunla birlikte son düzenlemeler yapan kişiydi.
Mustafa Kemal ile Dr. Reşit Galip, çalışmaların sonucunda şu kararları aldılar:
– Müslümanlığın, bir Türk inancı olduğunun kanıtlanması.
– Dinde, tapınmanın; ''Tanrı ile kul arasında bir yürek bağlılığı olduğu savının yaygınlaştırılması.''
– Kul, Tanrı'sına tapınırken, söylediklerini yüreğinden söylemeli. Bunun, ancak, anadil ile olanaklı olduğu inancının oluşturulması.
– Bu düşünceler yaygınlaştırıldıktan sonra, yakarışların (duaların) Türkçeleştirilmesi için iş bölümü yapılması.
29 Ocak 1932’de, Sultanahmet Camisi’nde, Türkçe Kuran okunması kararlaştırıldığında, İstanbul’un ünlü hafızları, Dolmabahçe Sarayı’na çağrıldı. 9 kişiden oluşan kurulu karşılayan, Reşit Galip’ti.
Galip, hafızlara: “Camilerde, Türkçe Kur’an okuyacaksınız. İşte, birer tane veriyoruz. Evet bu çeviri belki iyi değildir. Çünkü, önce Arapça’dan, Fransızca’ya; ondan da Türkçe’ye çevrilmiştir.
Bununla birlikte, Ankara’da, bir kurulca, Türkçe bir Kur’an hazırlanmaktadır, bundan sonra; camilerde ve namazlarda onlar okunacaktır.” diyecekti.
1934 yılında, daha 41 yaşındayken öldü; öldüğünde cebinden 5 lira çıktı.
![]() |
| Atatürk'ün Fikir Fedaisi Dr. Reşit Galip |
Atatürk: “O hem doktordur, hem hukuk doktorudur, hem siyaset doktorudur, hem edebiyat doktorudur ve güzel arkadaştır.”
Hasan Âli Yücel: “Sapına kadar devrimciydi… Bizzat yüzüne tenkit ettiği Atatürk’ün devrimci ruhuna, hayatın her anında sadık kaldı.”
Saffet Arıkan: “Dr. Reşit Galip, Cumhuriyet Türkiye’si tarihinde, adı daima sevgi ve saygı ile anılacak bir devlet ve fikir adamıdır.”
Yunus Nadi: “Dr. Reşit Galip, bir çalışma örneği olarak, daima gözlerimizin önünde yaşayacaktır.”
Kaynaklar:
''Atatürk’ün ‘Fikir Fedaisi’ Dr. Reşit Galip'' Yener Oruç
''Dr. Reşit Galip’in Atatürk’e Yakınmaları'' Prof. Dr. Şerafettin Turan
''Türkçe Ezan'' Prof. Dr. Seçil Karal Akgün
![]() |
| Hasan Saka |
Hasan Saka, Behçet Kemal Çağlar'a şunları söylemiştir:
- "Ben yirmi beş yıl Mustafa Kemal'in arkadaşlığını yaptım, senin sandığın gibi; Mustafa Kemal Paşa dinsiz değildi. Ve dini kaldırmak istemiyordu.
Onun tek isteği, gericiliği (bağnazlığı) kırmaktı. İlk okullarda, din eğitiminin yapılması gereğini ileri sürdü. Daha doğrusu, öneri iyesi (sahibi) bulunan 23 saylavı (millet vekili) destekledi. Ve böylece, ilk okullarda, din eğitimi yasa önerisini çoğunlukla Genel Kurul'a ( TBMM) kabul ettirdi. Tanrı tinini kut eyleye."
Kaynak : ''Tarihi hakikatler'' (İbrahim Arvas)
![]() |
| Tarihi Hakikatler(İbrahim Arvas) |
Sıfır : Kof
Kitap : Betik
Sayfa : Bet
Fuar : Sergi
Kitap : Betik
Sayfa : Bet
Fuar : Sergi
![]() |
| Atatürk yurt gezisinde |
Ülkemizin bu duruma düşmesindeki gerçek suçlu ya da suçlular kimler dersiniz?
Uluğ önderimiz Gazi Atatürk, bizlere; bir devletin, en güç ve düşkün zamanlarında, nasıl ve kimlerle dirilebileceğini tek tek anlatıyor.
Bu yayını; kendi ulusuna, ''% 60'ı aptaldır.'' diyen sözde ''aydınlara(?)''; ve onlara kanıp kendi ulusunu aşağılayan yurttaşlara ders olsun diye yayınlıyorum.
Umarım, baş öğretmenimizi dinleriz ve onun söylediklerini uygularız.
Atatürk anlatıyor: Aydınlar
(Cihan Dura)
1- Tarih, 22 Mart1923…
Konya Sultani Okulu’nda konuşuyorum: Acı ve kara günlerden sonra, ulusun içine düşürüldüğü ölüm çukurundan kurtulması, bu günkü onurunu kazanması hakkında. Şükre ve övgüye layık girişimlerde ve eylemde bulunan arkadaşların amaçlarına varmaları nasıl olmuştur?
Kuşkusuz, ulusun aydınlarının; her olayda, toplumu aydınlatmaları ve uyarmaları, toplumu hep genel amaca yöneltmeleri sayesinde olmuştur. Biz, bu günkü noktaya, bu sayede; bütün aydınların yardımı, bütün güçlerin birleştirilmesi ile ulaştık.
2- İşte!
Topluluğunuz karşısında bir daha duyuruyorum: Bütün ulusumun bilmesi için, acunun(dünyanın) işitmesi ve dostun düşmanın duyması için bir daha söylüyorum ki!
Ulusumun, böyle, bütün aydın gücünün, gerçek din bilginlerinin, bilim adamlarının aydınlatmasına ve yol göstermesine mazhar olarak, bütün gezip gördüğüm yerlerde; şükran ile, hamdüsena ile gördüğüm üzere, toplumun; çiftçisiyle, esnafıyla, tüccarıyla, bütün köylüsüyle, güvenine mazhar oldukça, ileri, hep ileri yürüyeceğim. Attığım adımların yalnız benim adımlarım olmadığını bilerek, bütün aydın kitlenin, bütün iyiliksever tabakanın, bütün arı ve büyük tinli (ruhlu) toplumun, benimle birlikte geldiğini bilerek, güçle, soğukkanlılıkla, istekle, her zaman ileri yürüyeceğim.
3- Ben Mustafa Kemal!
Hep düşünmüşümdür, neden geri kaldık ulusça diye. Gördüm ki türlü türlüdür nedenleri. Ancak bunlar arasında öyle biri vardı ki, ulusumuzun, özellikle aydınlarımızın; özenle, büyük önem vererek göz önüne alması gerekiyordu. Bu neden; ilerleyemeyişimizin, geride kalışımızın, ülkemizin baştan başa bir yıkıma dönmüş olmasının gerçek nedeniydi.
Bu ana neden, aydınlarımızla toplum arasındaki uyum yokluğuydu.
4- Şöyle açmak isterim bu görüşümü: İslam toplumları, iki ayrı sınıftan oluşur; biri çoğunluğu oluşturan toplum, öbürü azınlığı oluşturan aydınlar…
Bozuk düşünceli uluslarda, büyük çoğunluk başka amaca; aydın denen sınıf ise, başka anlayışa iyedir(sahiptir). Tam bir zıtlık, tam bir karşıtlık vardır bu iki sınıf arasında.
Aydınlar, ana kitleyi, kendi amacına yönlendirmek isterler; toplum kitlesi ise, aydın sınıfına uymak istemez. O da, başka bir yol belirlemeye çalışır kendine. Aydın sınıfı; uyarıyla, doğru yolu göstererek çoğunluk kitlesini kendi amacına göre ikna etmekte başarılı olamayınca, başka araçlar kullanmaya girişir. Toplumu yönetmeye, onu küçük görmeye başlar; baskıcılık yapmaya kalkar. Ancak yine de başaramaz: Toplumu; ne birinci yöntemle, ne de baskı ve yönlendirmeyle, kendi amacına sürüklemekte başarılı olur.
5- Oysa, başarı için tek bir koşul vardır, o da aydın sınıfın ve toplumun, anlayış ve amaçları arasında doğal bir uyum olmasıdır.
Ülkeyi kurtarmak için, bu iki bağ arasındaki ayrılığı durdurmak gerekir. Yürümeye başlamadan önce, bu iki kesim arasında uyum sağlamak gerekir. Bunun için de; toplum kitlesi, biraz, yürümesini hızlandırmalı, aydınlar da çok hızlı gitmemelidir.
6- Nedir o zaman aydınların görevleri?
Düşünelim. İlk görevi şudur bence: Aydınlarımız, özellikle de öğretmenlerimiz, her vesileden yararlanarak topluma koşmalı, toplum ile bir arada olmalıdır. Topluma yaklaşmak, toplumla kaynaşmak, daha çok aydınlara düşen bir görevdir. Daha önce vurguladığım gibi, bunda başarılı olmak için de; aydın sınıfla, toplumun; anlayış ve amacı arasında doğal bir uyum olması gerekir.
Bunun anlamı şudur: Aydınların, topluma anlatacakları ülküleri ve görüşlerini, toplumun bağrından ve gönlünden almalıdırlar.
7- Oysa bizde böyle mi olmuştur?
Aydınların görüşleri, toplumumuzun tininin derinliğinden alınmış görüşler midir? Ne yazık ki, hayır!
Kuşkusuz, aydınların içinde çok iyi düşünenler de vardır. Ama, genel olarak, şu yanılgımız vardır ki, gözlem ve yargılarımıza, araştırmalarımıza, alan olarak, çoğunlukla; kendi ülkemizi, kendi tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi özellik ve gereksinimlerimizi almayız. Aydınlarımız belki bütün acunu, bütün diğer ulusları tanır, ama kendimizi bilmezler.
8- Aydınlar, her yerde, bütün Türkiye’de; toplumun içine girmeli, toplumun arasına karışmalıdır. Ulusu yükseltmek için çalışmalıdır. Ocak 1923’de, İzmit’te, gazetecilere açıkladığım gibi: Aydınlar ve ulusa yol göstermek için, çalışan ve bunu ülkü edinenler, doğrudan doğruya Ankara’ya gelsin ve bu isteği kendisinde duysun! Ve aynı zamanda, yalnızca Ankara’ya değil; Van’a, Erzincan’a, Bitlis’e gitsin. Bugün burada konuşurken; şunu yapalım, bunu yapalım diyoruz. Bunların hepsinden önce, asıl oralara gidip çalışmak gerekir.
Örneğin, Ziya Gökalp Bey, Diyarbakır’dadır. Gazetesinden bu gün çok yararlanılıyor. Ama, oradan ayrılması ülke için çok zararlıdır. İki günlük yaşamı ile, Diyarbakır’da yarattığı duyarlılık ilgi çekicidir. Dolayısıyla, aydın kişilerin her biri, başlı başına gidebileceği çevrelerde, bir ülkü yaratabilirler.
Ülkenin içinde yalnız bir yerde değil, beş on yerde; ışık merkezi, bilim merkezi oluşturabilmeliyiz ki, ülke mutlu olabilsin.
9- Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun Bakanlar Kurulu, ülkenin bütün onurlu ve erdemli aydınları; kendilerine düşen görevi iki nedenden dolayı sayarlar:
Öncelikle, bu ulus ve ülkenin birer üyesidirler. İkincisi, üyesi oldukları toplumun, uygarlık acununda, değerini ve derecesini yükselttikçe, bunun kendileri için ne derece onur ve mutluluk vesilesi olacağını düşünürler.
Bu görev, ülkeyi ve ulusu, uygarlığın ve insanlık gereklerinin zorunlu kıldığı olgunluk derecesine getirmek için bütün varlıkları ile her türlü çalışma kollarında; en doğru yolları aramak, bulmak ve bunun en doğru olduğunu topluma anlatmakla birlikte; üzerinde hızlı ve geniş adımlarla yürümeyi ve bütün ulusu yürütmeyi sağlamaktır. Bunda başarılı olmanın gerektirdiği nitelikleri düşünürsek, bu niteliklerin var olanlarından yararlanılmalıdır. Var olmayanlarını da, elde etmeye çalışmak konusundaki çabaların, ne kadar geniş ve ne kadar ciddi olması gerekeceğini de bilmelidirler.
10- Aydınlar, ulusun, ilerleme ve yenilik isteğini doyurmalılar. Bizim ulusumuz; ilerlemeye, yeniliğe, gelişmeye son derecede yetenekli ve istekli bir toplumdur. Ülkemin birçok yerinde gözlemledim bunu. Hep bu duyarlığı, bu yüksek uyanıklığı ve ilgiyi gördüm.
Aydınlar, ulusun, bu özlemini ve bu isteğini doyurmayı; kurumsal (resmi) ve günlük görevleri dışında; onun üzerinde yüce ve ulusal bir görev olarak görmelidirler.
11- Çok pak (arığ, temiz) yüreklidir bizim ulusumuz, çok soylu tinlidir; ilerlemeye çok yetenekli bir toplumdur. Bir inanırsa, yöneticilerinin, karşısındakilerin, kendisine içtenlikle hizmet ettiklerine, her türlü davranışı hemen kabule hazırdır. Demek ki, aydınlar, her şeyden önce, ulusa güven vermek zorundadır.
Benim, toplum ile çok sıkı bir iletişimim vardır. O, arı ve duru kitle; bilmezsiniz, ne kadar yenilik yanlısıdır.
Devrimlerimizde ki engeller ve güçlükler, hiçbir zaman, bu yoğun toplum tabakasından gelmeyecektir.
12- Aydınlarımızın bir görevi de, ulusal varlığımızı koruma ve savunma araçlarını bulmaktır.
Şöyle ki, bütün ulus, tek bir beden durumuna getirilmelidir. Her ulusta olduğu gibi, bizde de, bir işe birileri girişir; en son, bireye ve yukarıya doğru sirayet ettirilir. Bunu, gerçek yönüne yönlendirebilmek için, aydınlara daha çok görev düşer.
Gerçekten aydınların görevleri çok büyüktür. Hiç bir ulus yoktur ki, aktöre (ahlak) temellerine dayanmadan ilerlesin. Aydınlarımız, yurt ve ulus sevgisi vermekle birlikte, başka uluslara karşı da, varlığımızı korumak için gerekli olan araçları ve yöntemleri bulurlarsa, görevlerini daha geniş biçimde yapmış olurlar.
13- Aydınlarımızın diğer bir görevi de, örgütlenme konusunda; toplumu uyarmak, ona yardımcı olmaktır.
Bu görevle ilgili bir çağrıma, Şubat 1920’de yayımladığım bir genelgeyi örnek verebilirim: Bizim köylülerimiz iyi yüreklidir, pakdır. Onları uyarmak ve özellikle ulusal varlığımızın biricik dayanak noktası olan örgütün gereği ve biçimlenmesi konusunda, uygun bir dil ile onlara gereken uyarılarda bulunmak, her yurtsever ve aydın kişinin yurtseverliğine düşen; inançsal ve ulusal bir görevdir.
Elverişli fırsatlardan yararlanarak, yönetim kurulu ve yönetimlerce; uygun ve seçilmiş kişiler, köylere gönderilmeli; köy odalarında okunmak üzere de; yurtsever gazetelerden, dergi ve kitapçıklardan yeterli sayıda yollanmalıdır.
14- Son olarak belirtmek isterim ki, aydınlarımız ve gençlerimiz hangi hedeflere, ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını önce kendi belleklerinde iyice kararlaştırmalı; onları, toplum tarafından iyice sindirilebilir ve kabul edilebilir bir biçime getirmelidir. Ancak, ondan sonradır ki, düşüncelerini ortaya atmalılar.
15- Ben Mustafa Kemal, ulustan biri idim.
Ulusumla hem hal oldum, hem dert oldum; kaynaştım, bütünleştim; hem esinlendim, hem aydınlattım. Bundandır ki, bir toplum önderi olarak anıldım. Gün gelip, Ölümsüz Mustafa Kemal’in dile getirdiği gibi: O’na verilecek en güzel ve anlamlı ad, ulus önderidir.
O, hep, ulus önderi olarak kalacaktır. O; odaların, sarayların, törenlerin başkomutanı değildir; kutsal yurt toprağının, çıplak ve öz toprağın askeridir, oradan, başarıyla birlikte, gerçek kurtuluşun sesini de getirecektir.
Savaşlarının üzerine; bir uygarlık, bir devrim düzeni kurmasının anlamı budur.
Ayaklarından yüreğine değin, ana toprağın ve ulusun; sızısını, acısını, çıplaklığını, yoksulluğunu duyuyor.
16- Cumhurbaşkanı olarak görevi nedir?
Havza’dan, yola, ulustan biri, Mustafa Kemal olarak yola çıkarken görevi ne idiyse, odur. Erzurum ve Sivas kurultaylarında, ulustan biri olarak içtiği gizli andı unutmamıştır. Kurtuluşun ve uyanışın önderi olacaktır. Ulusun derin kaynaklarını sezecektir. Ve bu kaynaklardan, devrimlerinin ilkelerini örecektir. Yoksulluğa, geriliğe ve karanlığa savaş…
Törensel bir cumhurbaşkanı olmamıştır. Ulus önderi bir cumhurbaşkanıdır. Büyük ekonomik çelişmeler arasında ortaçağ düzeninden çıkış yolları aramaktadır. Ulusun, kan ve emeğinden doğan devleti, ulusa yöneltmektedir; bir devletçilik önderidir.
'' İki Mustafa Kemal vardır: Biri benim, et ve kemikten, geçici Mustafa Kemal. Diğeri, Ölümsüz Mustafa Kemal.
Onu, “ben” sözcüğüyle anlatamam; o, ben değildir, o bizdir! O, ülkemizin her köşesinde, yeni düşünce ve yeni bir yaşam için, büyük ülkü için uğraşan; aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların düşüyüm yalnızca.
Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal, sensin; o Mustafa Kemal, sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan Mustafa Kemal, yaşaması ve başarılı olması gereken Ölümsüz Mustafa Kemal, sizlersiniz!
Kaynak: altayli.net yerliğinden alıntıdır.
![]() |
| Muş'ta, Türk Soykırımı |
Muş ilinden Mehmet Resul’un andlı sorgusudur:
Ben, asker olarak savaşta bulunuyordum. Aldığım yaradan ötürü, Bitlis’e doğru çekilen birliği izleyemediğim için, yaralı ve sakat üç erle birlikte geri kaldık. Az sonra, Rus kazaklarının öncüleri olan Ermeniler yanımıza geldiler. Arkadaşlarımızdan, Harputlu Hüseyin adındaki erin gözlerini çıkararak, “Kalk bak, Türk askeri geliyor mu?” dediler. Sonra, zavallıyı kurşunlayarak şehit ettiler.
Diğer erin, sağ yanından, derisinin bir kısmını yüzerek çanta biçimine soktular. Bu zavallıya da, “Elini sok, bu çantada padişahınızın parası var mı?” diye işkenceye başladılar, sonra da şehit ettiler.
Üçüncü arkadaşımızı yere yatırıp, tenâsül aletini kestiler; sonra ağzına koyarak, “Bu boruyu çal, size Osmanlı askerinden yardıma gelsin!” yollu aşağılamalardan sonra, onu da şehit ettiler.
Artık, sıra bana gelmişti. Bu alçaklıkları yapanlar, bana, yabancı gelmiyorlardı. Yüzlerine baktım, içlerinden üçünü tanıdım. Bunlardan birisi, Muş Ermenileri'nden ve Çıkar yöresinden Keşiş oğlu Aram; ikincisi yine, Muş’un Yaş yöresinden Bağdasar Körük oğlu Alkesam; üçüncüsü, yine aynı yöreden Avukat Herant Efendi'nin oğlu Herant idi.
Bunlar, beni bir dereye götürdüler. Yaktıkları ateşte; tüfeklerini, şişlerini güzelce kızdırdıktan sonra, beni yirmi dört yerimden dağladılar. Yalvarmalarıma, bağırıp çağırmalarıma, sızlanmalarıma asla kulak asmıyorlardı. O sırada, birkaç Rus askeri yetişti. Bunlardan birisi, beni ölümden kurtardı. Bu asker, gizlice, kulağıma Rusya’daki müslümanlardan olduğunu söyledi.
Sonra; Rus, Kazak ve Ermeni çeteleriyle birlikte Bitlis’e doğru yola çıktık. Yolda kaçak kafilelerine, ordunun arkasından göçen zavallılara rastladık. Ermeniler, bu savunmasız kadın ve çocuklarla, zavallı yaşlılara şiddetle saldırıyor; yürekler parçalayıcı, insanlık dışı vahşilikle zavallıları öldürüyorlardı.
İçlerinden, Muş’un Ziyaret köyü yöresinden olduğunu tanıdığım bir Ermeni ile altı arkadaşı, altı müslüman kızını getirdiler. Bunları, rükuya varacak biçimde çırıl çıplak durdurdular, sonra iffetlerini kirletmeye başladılar. Bir yandan, bu çirkin ve insanlık dışı işi yapıyorlar, bir yandan da, “Bundan sonra müslümanlara böyle namaz kıldıracağız!” diyorlardı.
Biz oradan ayrıldık, Tel köyüne vardık. Orada üç gün kaldık. Bu üç günde, önceden beni kurtarmış olan Tatar Abdulmelik, bana ekmek verdi. Üçüncü gün, artık yardım edemeyeceğini, zira bir müslümanı koruduğu anlaşılırsa, şiddetli ceza göreceğini söyledi. Bu nedenle, başımın çaresine bakmam gerektiğini anlattı. Gecenin karanlığından yararlanarak oradan kaçtım. Şafak sökerken Kızanan köyünün karşısındaki tepeye yetiştim. Köyden feryad ve figanlar işitiliyordu. Ermeni çeteleri bir yandan köyü ateşe vermişler, diğer yandan soykırıma girişmişlerdi. Oradan da kaçtım. Birçok tehlikeler atlattıktan sonra muhacirlerle birlikte geri çekildik.
KAYNAKLAR:
(1) Türkiye’nin Siyasi Tarihinde Ermeniler ve Ermeni Olayları, Halil Metin, M. Eğitim Yayını, İstanbul 1997, s. 16
(2) Türkiyenin S. T. E. ve E. O. s. 87-93
(3) Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c. 7, s. 180-181
(4) Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, Mehmet Hocaoğlu, İstanbul 1976, s. 275-276
(5) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 478 – 480
(6) Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c. 7, s. 227
(7) Türkiye’nin S. T. E. ve E. O. s. 129-131
(8) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 720-721
(9) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 723
(10) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 733-734
(11) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 735-736
(12) Türkiyenin S. T. E. ve E. O. s. 146-147
(13) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 764
(14) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 704
(15) Türkiyenin S. T. E. ve E. O. s. 28, 157
![]() |
| Mustafa Kemal Atatürk ölmeseydi |
Buyruk ve salıklarınız üzerine Türk Hava Güçleri'mizin, NASA ile ortak yürüttüğü, Güneş enerjisini toplayıp, acun yörüngesinden ülkemize taşıyacak olan mikrodalga enerji peykimiz YURT-IŞIT 6A‘nın bugünkü fırlatma töreninde olmanızdan gurur duyuyoruz paşam.
Gazim, geçen yıllar içinde; İstanbul metrosunun, Ankara metrosuna yeraltından bağlanması girişimimiz için, Japon devi Haikka ile yaptığımız ortaklık sonucu olağanüstü mıknatıslı tirenler, yalnızca 20 dakika içinde bu süreyi kapatıyorlar.
1. Dünya savaşından sonra, 2. Dünya savaşının, Balkanlar’da kısa sürede sona ermesini sağladığınız için, BM Barış temsilcisi olarak, Afrika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundaki çabalarınızı da bugün anmak istiyorum. Kuşkusuz, Mandela, halen beyazların tepkilerini topluyor, ancak bir siyahinin kara anakarayı yönetmesinden daha doğal birşey olamazdı.
Bugün aramızda bu denli dinç olmanızı, Dr. Faruk Ateş’e, bundan 30 yıl önce verdiğiniz “kök hücrelerin araştırılması ve uzmanlaşmış hücrelere dönüşmesi” için önerilerinize borçluyuz. Babam Hasan İkihayat’ın, sizin verdiğiniz soyadı hak edecek biçimde, yürek damarlarının yenilenmesini de buna borçluyuz.
Adana Slikon Vadisi‘nin bu yıl açıkladığı, ulusal gelirden gelecek payla, ülkemizin tüm kıyı bölgelerinin ormanlarla kaplanmasını sağlayacağız. Yine bu, nem ile büyümeyi sağlayan kalıtımı iyileştirilmiş Anadolu Kızıl Çamı ve Meşesi’nin bir nesliyle olacak.
Paşam, konuşmamın başında söylediğim gibi; siz, bizim için çok şey yaptınız. Ancak yüce ulusumuz, siz daha dinçken, etkin siyaseti bırakarak, toplumumuzun çok partili düzen sürecine geçmesini sağlamaktaki öz verinizle onur duymaktadır.
Bu gün, çok sevdiğiniz Anıttepe’deki bu geri itmesiz anti gravite motorlu uzay peykimizin denemesini yapıyorsak, sizin, bizlere verdiğiniz; derin inanç, güven ve baba şefkatiyledir. Sağ olun aziz Atam. Vatan size minnettardır…
1995 Cumhuriyet Kurultayı öncesi – Fırlatma tesisleri Anıttepe / Ankara
Dipçe: Bu öykünün gerçeklerle ilgisi yoktur. Yazar, yalnızca Ata'ya duyduğu derin sevgi ve saygıyla, eğer yaşamı daha uzun olsa, bizlerle neleri paylaşacağını düşlemiştir.
Kaynak: gunesintamicinde yerliği

















